Pazartesi, Aralık 4

Brown Bunny - Vincent Gallo 2003 (10/10)

Broken Flowers'dan nefret etmediyseniz bile garanti ediyorum; bu şimdiye dek izlediğiniz en kötü film. :) Gallo bu filmiyle 2003'de Cannes'da altın palmiyeye aday gösterilmişti. Ama bu filme ödül verebilmek için gerçekten de çok cesur olmak lazım. Nitekim Viennale'da bir ödül almış sadece ama ödülün açıklamasına bakalım: "For its bold exploration of yearning and grief and for its radical departure from dominant tendencies in current American filmmaking". 93 dakika ama Cannes'da 120 dakika olarak gösterilmişti. Şimdi... Gelelim önemli noktaya... 120 değil, hadi sizin güzel hatırınız için 90 dakika olan bu filmde topu topu, saydım dört sahne var. Yani elbette birçok sahne var, ama filmin öyküsüne doğrudan katkıda bulunan ve öyküyü yaratan, içinde diyalog olan bu dört sahne. Bu sahneleri toplasam herhalde en fazla 15-20 dakika eder. Gerisi yol ve sessizlik. Ama Gallo bütün boşlukları ve detayları ile öylesine sarsıcı ve UĞURSUZ bir film yaratmış ki; bu film resmen mideye yenen bir yumruk gibi. Yıllar önce ayrıldığı ve kaybettiği kız arkadaşı Daisy'i bir türlü unutamayan motorsiklet yarışçısı Bud Clay'in birkaç gününe tanık oluyoruz. (Baştaki tribünden çekilmiş yarış sahnesi 120 dakikalık versiyonda tam 20 dakika sürüyormuş: ne büyük bir işkence. Ancak amaç sürekli bir pistte dönüp duran kahramanın lanetini bu amaçsızlık detayıyla da filmin geneline yaymak) Clay bir yarış pistinden diğerine, vaktiyle Daisy ile birlikte oturdukları LA'a giderken geçen birkaç gün. Yoldaki bu sürede başka kadınlarla da karşılaşacak ama sanki lanetlenmiş bir ruh gibi kimseye tutunamayacaktır. Amerikan sinemasının en aykırı ve radikal oyuncu - yönetmenlerinden Gallo'yu ismen tanımıyor olmanız olasıdır. Kendisini Arizona Rüyası'ndaki özenti oyuncu Paul Leger olarak hatırlayınız. Tıpkı o filmdeki seçmeler sahnesinde, North by Northwest'i canlandırışı gibi; bu filminde de yaklaşık benzer bir anlatım tercihi var. Hiçbirşeyden bahsetmeden uğursuz bir lanet öyküsünü, Bud Clay'in lanetini mideye atılan bir yumruk biçiminde anlatıyor. Film bittikten sonra bir beş dakika kadar kendime gelemedim. Sinemanın ne kadar algısal ve duygusal bir sanat olduğunun kanıtı; çünkü film sonlanıncaya kadar düpedüz çok sıkıcı, çooook sıkıcı, ancak sıkıcılık da bir anlatım aracı olabilir. Hem sonra hiç kimsenin örneğin Osmanlı mimarisine bakıp "yaa bu iç mekanlar çok güzel ve geniş de, neden giriş kısımları böyle dar ve karanlık" dediğini sanmam. İç mekandaki ihtişamı yaratan biraz da dar, basık ve karanlık girişler değil midir???

İşte bu yüzden bu film çok güzel ve bu yüzden, seyrettiğimde yumruk yemiş hissi uyandıracak kadar gerçek bir etki yaratabildiği için bu film çok güzel. Bahsi kapatmadan Gallo'nun filmin çekimleri sırasında Kirsten Dunst ve Winona Ryder'ı setten kovduğunu ve onların yerine o an bulundukları kasabada ilk gördüğü iki kızı oynattığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Filmin trivia bölümüne lütfen bir göz atın.
Eleştirmenlerin birçoğuna göre Cannes'da yarışmış gelmiş geçmiş en kötü filmmiş. Ha ha.. (DRM)

0 comments: